twitter
    "Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir." Mevlana.

Bu virüs te nerden çıktı?

İletişimciler için medyaloji diye bir site açıldı.Ben hemen hemen her gün giriyorum. Ay bazında, medyada en çok yayınlanan haberlerle ilgili bir de analiz yayınlıyorlar. Buna göre ekim ayında domuz gribiyle ilgili 17 bin 586 adet* haber yayınlanmış.

Bu kadar çok haber olması, ne kadar yoğun bir propoganda altında olduğumuzun da göstergesi değil mi? İnsan her gün domuz gribinden ölenlerin haberlerini duya duya, korkmaz mı bu yaman virüsten? Hadi diyelim kendimiz için gözümüzü karartalım, ya gözümüzün bebeği çocuklarımız?

Bilmediğim, uzmanı olmadığım konularda ahkam kesmeyi sevmiyorum. Aslında asıl nefret ettiğim, hiç bilmeyenlerin bana sürekli ahkam kesmeleri. Bu aralar sürekli yaşıyorum maalesef. Şimdi tıp tahsili almadan, domuz gribi hakkında yazmam da, beni bu sinir olduğum durumun ana oyuncusu konumuna taşır eminim. Umarım aramızda doktor olanlar bilgilerini, yorumlarını paylaşırlar bu konuda. Sağlık Bakanımızla, Başbakanımız bile aynı görüşte değilken, benim iyice kafam karışmış durumda.

Grip aşısı olalım mı, olmayalım mı? Ne dersiniz?


* Kaynak: http://www.medyaloji.net/haber/ekim_de_en_cok_konusulan_konular.htm

Ordan burdan...

Dün bir TV kanalımıza gittim. Haber merkezlerini seviyorum, her yerde televizyon ekranları, canlılık, haraket, hız. Televizyonların gazetelerden farkı ince, uzun, bakımlı, dikkat çekici kadınların sayılarının fazlalığı oluyor. Malum ekran acımasız. Ne kadar donanımlı, kültürlü, eğitimli ve tecrübeli olursanız olun, fiziksel güzellik olmadı mı yeriniz daha çok kamera arkası oluyor.

Dün bu konuyu konuştuk aramızda. Ben dünyada bu durumun değiştiğinde ısrar ettim, ancak örnek vermem istendiğinde CNN'den bir kaç isim dışında aklıma kimse gelmedi ki onlara da çirkin demek haksızlık olur. Sadece yaşları ilerlemişti.

Bu zaruriyet kadınları sürekli genç görünmeye itiyor olmalı ki, gözümüz her geçen gün aynı model, estetikli yüzlere alışmaya başladı. Oysa bence hiç te estetik durmuyor botokslu yüzler. Yaşlılığın izlerini, zamanın yüzlere kattığı olgun ve anlayışlı ifadeyi seviyorum. Ama mesele bireysel tercihler mi, toplumsal olanlar mı?

Toplum hem genel olarak tüm insanların üzerindeki baskıyı artırırken, üst basamaklara tırmanmak isteyenleri de neredeyse insan üstü olmayı zorunlu kılıyor. Ne gibi zorunluluklar? Uzun saatler çalışmak gibi, ama bu arada saçlara fön çektirmeye, spor yapmaya, cilt, tırnak, saç bakımlarını yaptırmaya zaman bulmak gibi, mastırın üstüne bir de double mba yapmak gibi, dünyadaki gelişmeleri takip etmek, en son çıkan üzerinde konuşulabilecek kitapları okumak, olunması gereken önemli ortamlarda bulunmak ve bunun yanısıra iyi bir aile hayatına da sahip olmak gibi. Aile önemli çünkü insanın bunca robotizm arasında sevgiyle takviyesi şart. Bu içsel durum, dışsalı da sizi hem bilimum tacizlerden korurken, daha düzenli bir hayat sürdürdüğünüz, sorumluluklarınızın olduğu ya da birini bile bulamayacak kadar sorunlu olmadığınızın göstergesi oluyor. Ancak maalesef son yıllarda eşler arasındaki ego çatışmaları veya başka sebeplerden dolayı boşanmalardaki inanılmaz artış, evlilik kurumu hakkında da ciddi sinyaller vermeye başladı.

Yüzleri şimdilik botoks kurtarıyor. Evlilikleri ne kurtaracak?

Yolun açık olsun

Üniversitede bahçede yürüyorduk bir arkadaşımla. Bir yandan da konuşuyorduk, konu nasıl iş bulacağımızdı. Bedavaya staj yapmıştık ama iş ayrı bir konuydu, tecrübemiz yoktu. Arkamızda okulun en sevdiğim hocası varmış, konuşmamızı duymuş, bir arkadaşı reklam ajansı açmış. Bana ismini verdi, onun refaransıyla gittim görüşmeye. Metin yazarı olmak istiyordum ama herhalde eline yüzüne bakılır bir kız olduğumdan, pek te entellektül, hafif bunalım ve cin gibi bir tipim olmadığından beni müşteri temsilcisi yaptılar. Hatırlıyorum da utanmadan maaş pazarlığı bile yapmıştım. "Aaa o kadar ücret az, o zaman part time çalışayım" demiştim, öyle anlaşmıştık. Sonra benim part time ilk günden itibaren full time olmuştu, maaşımı da altı misline kadar çıkarmışlardı. :)) Güzel günlermiş...

İlk işimi Ünsal Hoca sayesinde bulmuştum. Ünsan Oskay, Türkiye'nin en meşhur sosyologlarından. Benimse gönlüme girmiş çok az sayıda hocadan birisi. Otoriteyi, birilerinin bana ahkam kesmesini, didaktik tavırları sevemiyorum. Ondan dolayı öğretim kadrosuna hiç yakın durmadım, not için pazarlıklar yapmadım, hocaları övmedim, hatta çoğunu dinlemedim bile. Saygı duyduklarım dışında. Onların her dediğini not aldım, okumamız için önerdikleri kitapları alıp okudum. Ünsal Hoca John Berger'in Görme Biçimleri'ni önerirdi mesela, hala aklımda.

Ünsal Hoca'yı kaybettik dün. İletişim Fakültesi'ndeki derslerine doydum dersem yalan olur. Keşke açık üniversite olsa da, biz de böyle değerli kişilerin derslerine ömür boyu devam etsek derdim ara sıra. Televizyonda bazı programlarda görüyordum son yıllarda, onlarla idare etmeye çalışıyordum. Bize sosyolojiyi Türkan Şoray'ın kirpikleriyle, kendi anılarıyla öğretmişti. Sevdirmişti.

Değer yaratan yaşamların sonlarına üzülmüyorum aslında. Pek çok yüreğe dokunmak, beyinlere ışık saçmak, aydınlatmak. Kaç kişiye nasip olur? Ölümün son olduğunu da düşünmüyorum. Bir yolculuk yaşamla, ölüm.Biri görünür, diğeri zahir.Ya da tam tersi.
Yolun açık olsun Ünsal Hoca. Seni özleyeceğiz.

Geldim, burdayım, yazıyorum...

Telefon kablomu Ada (namı diğer konsantre leoplar, kedim) parçaladığından bu yana, bir türlü yaptırmaya fırsat bulamadım. Tabi bu durum sadece ev telefonumun çalışmamasına değil, gecelerimi Internet başında geçirmememe de yol açtı. Aslında bir süre ara iyi geldi. Internet'te girmek yerine kitap okudum. Ama insan bu duruma ne kadar süre katlanablilir? Önce hafif bir can sıkıntısı beliriveriyor, bir süre sonra boşluk duygusu kaplıyıveriyor. Sürekli bir şey yapmanız gerekiyormuş ta, onu erteliyormuşsunuz gibi bir his. Bir nevi bağımlılık hali. Sadece yazamamak, yazdıklarını anında online paylaşamamak değil sıkıntının sebebi, sanki bir nevi vatan hasreti. Sanalda yaşam sürüyor, bloggerlar yazmaya devam ediyorlar. İyiler mi, değiller mi? Yüzyüze tanımasam da, benim için gerçekler. Yakınlar...

Evin karşısına bir cafe açıldı. Kahve içmek bahanesiyle girdim, "aaa bilgisayar da varmış, bi girsem" diye oturdum başına. Yazıyorum bir şeyler ama, özellikle anlatmak istediğim de bir şey yok. Tüm gün kiralık ev aradım. Beğendiklerim çok pahalı, dökülenlere bakmıyorum bile. Malum dekorasyona ve güzelliklere düşkün bir boğa olarak. Hem ucuz, hem içi yeni, hem merkezi, mümkünse de deniz gören bir daire arıyorum. "Hepsi bir yerde olmaz" diyor bilenler, ama duymak, dinlemek istemiyorum. "Hayal kur, gerçekleşsin" diyorlar ya. Umarım bu yüzyılın asparagası değildir. Çünkü hayallerimin gerçekleşeceğine dair bir inanç var içimde. Tek sorun bir süre sonra hayal bile kurmamaya başlayıveriyorsunuz. Belki de depresyon belirtisidir bu, insanın isteklerinin azalması. Oysa güzel bir daire düşlemekse normal olsa gerek. Tamam ben de normalim, güzel banyolu, güzel manzaralı bir ev istiyorum.

Şu hepsinin bir arada olmaması durumu, insanları poligamiye de sürükler mi acaba? Malum bir erkek hem akıllı, hem duyarlı, hem esprili, hem ilgili, hem güçlü olabiliyor mu? Kadınlara saygı duyan, gözü dışarıda olmayan, sevmesini bilen, tutkulu. Var mıdır böylesi? İşin kötüsü içimden bir ses "evet vardır" diyor. Ama kesin düşünemediğim bir huy daha ekleniverir nedense. "Vay be hayal gibi" dersin, adam gay çıkar. Ya da evli. Ya da ertesi gün Amerika'ya gidiyordur, temelli. Neyse şu zihnim olumsuza kaymasa iyi olacak.

Böyle işte, sizleri özledim. Kabloyu yaptırıp, Ada'yı da eğitmeliyim artık.

Aşk, Elif Şafak, Terk-i Ben

Sayıları fazla olmamakla birlikte tanıdığım mistiklerin hepsi, Elif Şafak’ın Mevlana ve Şems’in hikayesine yer verdiği Aşk isimli kitabı eleştirdiler. Kimisi dili iyi kullanmamakla suçladı Şafak’ı; kimisiyse o enerjilerle baş edemeyeceğini ve ne yazdığını bilmediğini söyledi. Bazı gazeteciler köşelerinde bu konuyla ilgili olumsuz düşüncelerini yazarken; Şafak’ı o kanal senin, bu kanal benim dolaşırken izledik bizler de. Türkiye’deki gelmiş geçmiş pazarlamasını en iyi yapan yazar ünvanını çoktan hak etti Şafak.

Almış olduğu tasavvufi eğitimin etkisinin yansımasını beklediğim yüzünde hep aynı ifadeyi gördüm, her izlediğimde. Belli ki şana şöhrete önem vermiyor, görevini yapıyordu. Ya da tam tersiydi, bilemiyorum, tanımıyorum da.

Aşk’ı okuyan tüm arkadaşlarım aşık oldular. Ben de çok sevdim. Eleştirerek değil, kendimi kaybederek okudum. Diğer yandan ustalar kızdılar Şafak’a. “Böyle mi yazılırdı. Hatta yazılır mıydı? Şems ve Mevlana enerjileriyle baş etmek kolay mıydı? İnsanın hayatına dönmez miydi?” Döner miydi, dönmez miydi; bunları da bilemiyorum. Derin mevzular, ben anlamıyorum.

Yazsan dert, yazmasan ayrı dert. Düşünüyorum da; o kadar emek vereceksin. Gecelerin, gündüzlerine karışacak, ruhunu katacaksın ve ortaya çıkardığın eser eleştiri yağmuruna tutulacak. Üzülürdüm sanırım.Üzülmeyi göze almak ya da almamak arasında mı o ince ayrım? Risk alıp, almamak mı hayatın tüm rotasını belirleyen?

İki ayı geçti yeni işe başlamamın üstünden. Benim patron korkak davranmayı sevmiyor, onun yanında fazla stratejik ve tutarlı kaldım ben. Belki de bundan dolayı o patron oldu, ben de elemanı.
Belki de bundan dolayı yazarlığa terfi edemeyip, okur olarak kaldım.Oysa en sevdiğim şey yazmak.Yazarak rahatlıyorum. Kimselerin görmediği ben bu sözcüklerde hayat buluyor. Kişilik testlerinde bile sosyal, dışa dönük, canlı çıkarken karakter analizim; o ifadesi değişmeyen, yüzü gülmeyen, insanları anlamaya, her seferinde daha derinlere inmeye çalışan, hayalperest kız saklanıyor içimde. Satırlarda soluk almaya çalışıyor.

Belki de korkular; eleştirilme korkusu, yetersizlik korkusu, kendine ve yeteneğine güvenememe alıkoyuyor beni. O güler yüzlü, güya sosyal, güya dışa dökün, güya herkesle anlaşabilen kişiliğin arkasına gizleniveriyor.

Aşk’ı bir solukta okudum. Ne yalan söyleyeyim, kıskandım Şafak’ı. Herkes eleştirse de, “nereden çıktı bu 40 kural” , “sen kim oluyorsun da Şems adına yazıyorsun “ dese de; etkilendim ben.

Gitmek, alışık olduğum düzenin dışına çıkmak, hatta “beni” terk etmek istedim.

“Ben” korkuların egemen olduğu dünyanın tam göbeğinde; bırakıldı, bırakılacak.

Sun Ra'dan

''Bir orkestrada çalmak isteyen müzisyenlerin özgürlükler yoktur; onlar diğer insanlardan daha da disiplinli olmak zorundadırlar. Diğer insanlar disiplinsiz yaşayabilirler, fakat müzisyenler daima doğru notayı çalmak, daima birlikte olmak zorundadırlar. Aslında müzisyenler, uyum içinde olmak isteyen insanlar için modellerdir ve doğanın ahengini yansıtırlar. Birçok müzisyenin ödün vererek başka işlerle uğraşmaları onların dünya gezegenindeki görevlerini kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır. Aslında bütün mesele birlikte olmaktır; insanlar müzisyenleri birlikte gördükçe daha sık bir araya gelerek dayanışma içinde olacaklardır. Birlikte olan bir topluluk bütün dünyayı etkileyebilir, çünkü insanlar taklit etmeyi sever''.

Sun Ra