Sayıları fazla olmamakla birlikte tanıdığım mistiklerin hepsi, Elif Şafak’ın Mevlana ve Şems’in hikayesine yer verdiği Aşk isimli kitabı eleştirdiler. Kimisi dili iyi kullanmamakla suçladı Şafak’ı; kimisiyse o enerjilerle baş edemeyeceğini ve ne yazdığını bilmediğini söyledi. Bazı gazeteciler köşelerinde bu konuyla ilgili olumsuz düşüncelerini yazarken; Şafak’ı o kanal senin, bu kanal benim dolaşırken izledik bizler de. Türkiye’deki gelmiş geçmiş pazarlamasını en iyi yapan yazar ünvanını çoktan hak etti Şafak.
Almış olduğu tasavvufi eğitimin etkisinin yansımasını beklediğim yüzünde hep aynı ifadeyi gördüm, her izlediğimde. Belli ki şana şöhrete önem vermiyor, görevini yapıyordu. Ya da tam tersiydi, bilemiyorum, tanımıyorum da.
Aşk’ı okuyan tüm arkadaşlarım aşık oldular. Ben de çok sevdim. Eleştirerek değil, kendimi kaybederek okudum. Diğer yandan ustalar kızdılar Şafak’a. “Böyle mi yazılırdı. Hatta yazılır mıydı? Şems ve Mevlana enerjileriyle baş etmek kolay mıydı? İnsanın hayatına dönmez miydi?” Döner miydi, dönmez miydi; bunları da bilemiyorum. Derin mevzular, ben anlamıyorum.
Yazsan dert, yazmasan ayrı dert. Düşünüyorum da; o kadar emek vereceksin. Gecelerin, gündüzlerine karışacak, ruhunu katacaksın ve ortaya çıkardığın eser eleştiri yağmuruna tutulacak. Üzülürdüm sanırım.Üzülmeyi göze almak ya da almamak arasında mı o ince ayrım? Risk alıp, almamak mı hayatın tüm rotasını belirleyen?
İki ayı geçti yeni işe başlamamın üstünden. Benim patron korkak davranmayı sevmiyor, onun yanında fazla stratejik ve tutarlı kaldım ben. Belki de bundan dolayı o patron oldu, ben de elemanı.
Belki de bundan dolayı yazarlığa terfi edemeyip, okur olarak kaldım.Oysa en sevdiğim şey yazmak.Yazarak rahatlıyorum. Kimselerin görmediği ben bu sözcüklerde hayat buluyor. Kişilik testlerinde bile sosyal, dışa dönük, canlı çıkarken karakter analizim; o ifadesi değişmeyen, yüzü gülmeyen, insanları anlamaya, her seferinde daha derinlere inmeye çalışan, hayalperest kız saklanıyor içimde. Satırlarda soluk almaya çalışıyor.
Belki de korkular; eleştirilme korkusu, yetersizlik korkusu, kendine ve yeteneğine güvenememe alıkoyuyor beni. O güler yüzlü, güya sosyal, güya dışa dökün, güya herkesle anlaşabilen kişiliğin arkasına gizleniveriyor.
Aşk’ı bir solukta okudum. Ne yalan söyleyeyim, kıskandım Şafak’ı. Herkes eleştirse de, “nereden çıktı bu 40 kural” , “sen kim oluyorsun da Şems adına yazıyorsun “ dese de; etkilendim ben.
Gitmek, alışık olduğum düzenin dışına çıkmak, hatta “beni” terk etmek istedim.
“Ben” korkuların egemen olduğu dünyanın tam göbeğinde; bırakıldı, bırakılacak.